Demet TEZCAN

Demet Tezcan: Anneciğime...
 
 
 
“…Zaman mı anne hepsinin sorumlusu? Seni yaşlandıran beni büyüten ve adım adım sana ve son’a yaklaştıran.

Bu devir daim içimi acıtıyor anne! Devretme görevini, rahmetli anneannemin sana devredip gittiği gibi… Onun gidişi de çok yakmıştı çocuk yüreğimi kocaman annemin “anne!” diye nasıl ağladığına şahit olmuştum ve o zaman anlamıştım insan, yedisinden yetmişine hep anne kuzusu oluyor, hep annesini arıyordu.

Küçük kızımı herkes bana, ben, sana benzetiyorum. Ne tuhaf bir tecelli kendi çocuğumda annemi görüyorum. Annemin eskiyen yüzü benim kızımda yeniden hayat buluyor. Bu benzeşmeler geçip giden hayatın bir tesellisi, armağanı mı bize?

Seni, sende bulmak istiyorum anne! Seni sende, yaşamak... Yine her sabah senin var olduğun bir dünyaya gözlerimi açayım. Sobada pişirdiğin ekmeklerin arasına beni mutlu ettiği için küçük ekmek kat ve elime tutuştur. Ben her defasında ilk kez yiyecekmiş gibi sevineyim küçük somun ekmeğime.
Yelek ör bana söktüğün bir başka kazağın ipinden. Rengi çocuk ruhuna uymasa da sevinerek giyeyim el emeği göz nurunu üstümde taşıyayım mutlulukla. Patik ör bana üşümesin ayaklarım bir kere bir kere daha tembihle sokağa çıkarken üşütmeyeyim diye. Çevresi fırfırlı, sutaşılı etek dik kırmızı siyah basmadan.
Hani dokuz yaşlarındaydım sarı bir atkı örmüştün bana, şimdi onu kızımın boynuna sarıyorum sıkı sıkı. Kendi çocukluğumu sarar gibi, uzak tutsun etrafımızı saran tüm kirlilikten, kötülükten, sunilikten. Ve hiç söylememiş gibi her defasında tekrarlıyorum: “Bu atkının kıymetini bil. Çocukluğumun atkısı annem ördü.”
Biliyor musun anne? Hayatı sil baştan yaşamak bahşedilseydi bir kez daha, seni seçerdim “Anne” diye.”

“Gitme!” demiştim anneciğime gitmemek elindeymiş gibi bir iki yıl önce bir kısmını yukarıya aldığım Polen Dergisinde yayınlanan “içimdeki çocuk” Başlıklı uzunca yazımda. “Gitme! Görevini devretme, seni sende bulayım.”

Ah anneciğim! Gurbetim, hasretim, vuslatım, sılam anneciğim… Acısı henüz çok taze söz konusu anne- baba acısı olunca kimse: “zaman en iyi ilaç” diyemiyor. Daha sonra daha çok arayacağımı, yokluğunu daha çok fark edeceğimi söylüyorlar yüreği anne ateşi ile daha önce yananlar. Yürek yangınım, içimdeki ince sızım anneciğim… Gitmelerim, gelmelerim ayrılıklarım, kavuşmalarım anneciğim…
Her yaz köyümüzün mezarlığını ziyaret eder abimle henüz dikilen çam ağaçlarını sulardık. Şimdi her biri bir mezara gölgelik yapacak kadar büyümüş, serpilmişler bilmeden anneciğimin yerini hazırlarmışız meğer.
Ah anneciğim! Daha geçenlerde anne ve babalarla ilgili yazmış, anneme dair uzun uzun yazdığımdan ama babama dair henüz bir şey yazmadığımdan bahsetmiştim. Kısmette yine annemle alakalı yazmak varmış.
Hep ayrılığın acısıyla bakardık birbirimizin gözüne sınırlı zamanları değerlendirmenin yollarını arardık. Son beş yıldır ise her düşüp kalkmasında bir kez daha onu bize bağışladığı, bir kez daha kalmasına izin verdiği için Rabbimize şükrediyorduk. Son beş yıl gitme ve kalmanın ince çizgisinde geçti. Son beş yıl doyası muhabbet edemedik, yan yana oturduğumuz ama konuşamadığımız anlarımız oldu. Ben anlattığımda o anlayamadı, o anlatmaya çalıştığında ben anlayamadım kelimeler yüreklerimizde kaldı düğüm düğüm… Felcin etkisiyle birçok cümleyi kuramadığı bu sürede hiç şaşırmadan telaffuz ettiği istisnai cümle her telefona alo deyişimizde yüreğinden taşan, ağzının dolusu çıkan “canııım!” kelimesiydi. Tüm cümleler o kelimeye sığardı, saatler sürecek sohbetlere bedeldi o bir kelime. Son görüşmemizde, son kez “canııım!” dedi. Her defasında “Tek sizin acınızı görmeyim” son cümlesi olurdu. Son görüşmemizde yine “tek sizin acınızı görmemeyim” dedi. Son sözü, son duasıymış.

Hayatımızın ve ölümümüzün sahibi, ömrümüzü yazana, ecel sınırımızı çizene hamd olsun. O’ndan gelen ne varsa işittik ve itaat ettik amenna. Yazılandan ötesi yaşanmıyor düne dair ne desek boş. İnsanoğlu yüz yılda yaşasa ardı sıra hep bir şeyler yarım, hep bir şeyler yaşanmamış kalıyor.
Anneciğim için taziyelerini ileten, acımı paylaşan, hiç tanımadığı halde anneciğime hatimler, dualar gönderen din kardeşlerimden hasseten helallik dileyerekten tüm dostlara teşekkür ederim. Allah razı olsun.



Kaynak: Vakit Gazetesi
Perşembe, Nisan 26, 2007
Demet Tezcan

Cennetimiz…
Anneciğimin adıydı Cennet. Onu kaybettiğimiz: “Mekânı da adı gibi Cennet olsun” dualarını aldığımız güne kadar fark etmemiştim bir insana cennet isminin bu kadar yakışacağını.
Şimdi yokluğuna alışmaya çalışıyoruz… Onsuzluk ve buna alışmak. Vaktidir deyip telefon edememek, telefonda olsun sesini duyamamak… Zor, hem de çok zor. Kıyasıya pazarlık ediyordu her telefon görüşmemize “yazın geleceksiniz değil mi” diyordu. Yaz geldi geçiyor biz gideceğiz ama o yok. Daha bundan dört ay öncesine kadar hayatta, bizimle aynı gökyüzünün altındaydı. Varlığı, mevcudiyeti ne büyük nimetmiş. Tıpkı takdir edemediğimiz nice nimetler gibiymiş uzaklarda da olsa yanı başımızda hissettiğimiz nefesiyle sırtımızı yasladığımız bir dağ gibiymiş… Bir evlat için anne babasını kaybetmek sırtını verdiği dağın ardından kayıp gitmesi ve koskocaman bir boşluk demekmiş. Kimselerin doldurmadığı, istese de dolduramayacağı…

Şimdi fotoğraf karelerinde anıları kovalıyorum, onun olmadığı fotoğraflarda ip uçları yakalamaya çalışıyorum. Şu evimizin dıştan çekilmiş fotoğrafı balkondaki ipte onun başörtüsü asılı, bir başka karede merdivenlerde terlikleri duruyor. Alakasız bir başka karede biz onu da fotoğraf karesine aldığımızı bilmeden başkalarını çekmişiz ama şimdi beliriyor tüm varlığıyla, sanki ruhuyla dolduruyor avuçlarımın arasını… Şimdi dikkatimizi çekiyor, orada ve aramızda… Oysa aynı karelere kim bilir kaç kez bakmışım da fark etmemişim varlığını.
Bir yerde kızıma gül uzatıyor. Canım annemin eli ve bir gül, fotoğraf karesinin bir kenarında. Fark etmediğim o alan fotoğraf karesinin en kıymetli kenarı şimdi…
Her sabah telaşla fatiha gönderiyorum sanki kahvaltı saati gelmiş geçmiş ve ben uyuyakalmışım. Bazen uykularım bölünüyor tekrar tekrar fatiha okumaya çalışıyorum zihnim uyuyor, yüreğim okuyor duanın sonunu getiremiyorum içimdeki sızı tekrar uyandırıyor tekrar baştan alıyorum yine bitiremeden uyuyor, yine dalamadan uyanıyorum.
Bazense artık aramızda olmadığını unutup bir yelek, bir etek, bir çanta gördüğümde tamda ona göre olduğunu düşünüverirken yokluğunun acı gerçeği çarpıveriyor tüm şiddetiyle yüzüme, yüreğime…
O gitti…
Şimdi gözümden akamayan yaşım, boğazımda düğüm olan hıçkırığım.
Doyası ağlayamadım. Her defasında geri yuttum hıçkırıklarımı, geri yutkundum… Kim bilir gözyaşlarımı ve hıçkırıklarımı saklarsam onu da içim de mi tutardım?
Boğazımda düğüm düğüm sakladığım ve koy vermediğim gözyaşlarım hala bende olan, benimle olan annem… Varlığıyla aramızda değil ama tam yüreğimin orta yerinde,tam kirpiğimin ucunda düğüm düğüm boğazımda, düğüm düğüm yüreğimde duruyor.
İçinde olduğumuz duruma alışmaya çalışıyoruz nasıl alışacaksak onsuzluğa. Sanki hiç var olmamış, hiç adımızı çağırmamış, hiç anne dememişiz yüreğimiz dolusu, ağzımız dolusu… Sanki hiç sıcaklığını duymamış, sanki hiç başımızı dizine koymamışız, sanki hiç naz yapmamışız sanki hiç hiç hiç…
Bir varmış, bir yokmuş annem… Canım annem…
Hiç ne ki? Bu dünyada bir varmış bir yokmuş olmak mı? Dünyayı ebedi belleyip bel bağlamak mı? Hiç hangisi? Bugün var, yarın yok olan bedenlerimiz mi?
Uzayda yer tutan bedenimiz mi? dünya üzerinden şöyle bir gelip geçen ruhumuz mu?
Varlık da yokluk da O’na inandığımızca önemini değerini buluyor. Dünya kurulalı beri süren devir daim içinde birileri ölüyor, birileri doğuyor. Şimdi annemizin bedeni artık yok aramızda ama Rabb’im bir Cennet daha bağışladı bize. Onun dünyadaki varlık serüveni daha birkaç günlük… Sevgili anneciğim adıyla aramıza hoş gelip hoşnutluk getiren Cennet kokulumuz, küçük Cennet’imize hayırlı ömürler dilerken bir Cenneti alıp bir diğer cenneti bizlere lütfeden Rabb’imize sonsuz şükürler ediyor, şairin dizeleriyle bir kez daha soluklanıyor “Yol onun, varlık onun gerisi hep angarya, ne getirip bildirdinse amenna” diyoruz.
12 Ağustos 2007
Yine yolculuk var
Yaz geldi ya yine içimizde köye gitmenin sevinci. İki günlüğüne de olsa şehrin havasından uzaklaşmak hepimize iyi gelecek biliyoruz. Çoluk çocuk bu yolculuğa hazırlanıyoruz. Son günde koştura koştura iki arada bir derede bir yandan annemin çok sevdiği şeftali reçelini yapıyorum, diğer yandan zeytinyağlı biber dolması. Her ikisini de çok sever ve ben her yaz anneme giderken mutlaka yapar götürürüm. Yolculuklarımızın klasikleri onlar…
Tüm hazırlıklarımızı tamamlamış akşamın serinliğinde dilimizde dualar yola çıkıyoruz. Ağız tadıyla, kazasız belasız gidip gelebilmek muradımız.
Yorucu bir gecenin ardından sabah erkenden varıyoruz şehre, abimlerde kahvaltı ediyor, köye doğru yola çıkmadan anneme çiçekler alıyoruz. Küçük ilçemize vardığımızda Babam karşılıyor bizi. Hep beraber köyün yolunu tutuyoruz. Bu defa yolculuğumuz bir başka. Yüreğim tetikte, gözyaşlarım pusuda bekliyor biri dokunsa, hani bir fırsat geçse eline şöyle, bir mazeret cümlesi edilse dökülüverecek sel gibi. Bunca hazır olmasına rağmen kendiliğinden koy vermiyor işte.
Yola çıkarken dua ettik ya, “ağız tadıyla” dönelim. “Ağızların tadını kaçıran” ı hatırlatan olmak istemiyorum. Hepimizde yapmacık bir soğukkanlılık…
Nihayet ulaşıyoruz köye. Irmağın suyunu değerlendiriyoruz küresel ısınma bahsinden. Köprüden geçip her iki yanı yemyeşil ağaçlarla kaplı yoldan ilerliyoruz evimize doğru. Manzara, tablolara, bilgisayar ekranlarına namzet…
Avlu neredeyse ağzına kadar sarı, kırmızı kadife çiçekleriyle dolu. Kışlık odunlar kırılıp kurumaya bırakılmış.
Mürdüm erikleri kaplamış tüm bahçeyi. Salatalık, domates, mısır, fasulye, patates… Biber, kavun keleği kimi bahçelerde... Bizim oralar çok serin olur domatesler yeterli sıcaklığı bulup kızarmak için epey beklemek zorunda kalır. Alına, moruna, yeşile doyulmuş bir yaz gününün sonunda yorgana sarılıp serin gecenin koynunda uyumak, kuş sesleri arasında çiğ düşmüş sabahlara uyanmak muhteşem bir duygudur.
Hızla merdivenleri tırmanıp anneciğimin evinin atmosferine atıyorum kendimi. Annemin odasında alıyorum soluğu…
Her şey öylece duruyor. Her yıl bıraktığım gibi. Ama biraz daha itina gösterilmiş, biraz daha özenilmiş. Anılar uçup gitmesin diye babam tarafından özenle muhafaza edilmiş.
Annem her yaz bizi çardakta karşılar, eğer sağlığı yerindeyse arabanın başına koşuverir, tüm hasreti, tüm anne sıcaklığı ve şefkatiyle sarar sarmalardı bizi ayrı ayrı.
Biz, yıllar yılı köy yolunun ayrılmaz ikilisi abim ve ben ve benim çocuklar…
Yukarı çıkar çıkmaz açlığımız sorulur illa bir sofra kurulur, annem oturmaz sürekli şundan, bundan yiyin diye ısrar eder dururdu.
***
Bir kış boyunca her telefonda sıkı sıkıya “Bu yaz gelecek misiniz?” Diye pazarlık ediyordu annem.
Babamla kısa bir görüşmeden sonra alıp çiçeklerimizi annemize koşuyoruz. Özlemişiz zaten… Hem de nasıl, tarife kelimeler yetmez.
Abilerim, yeğenlerim, çocuklarım, sarıyoruz annemin etrafını. Çok istemiş, çok sormuştun “bu yaz gelecek misin” diye anneciğim, işte bak burada yanı başındayım” diyorum usulca, yalnız onun ve benim duyacağım tonda. Her birimiz elimiz, emeğimiz değsin telaşıyla çiçeklerini özenle çıkarıp saksıdan sunuyoruz annemize el birliğiyle… Henüz yapılan mezarına ekiyoruz çiçekleri, avluyu dolduran çiçeklerin tohumlarını saçıyoruz boy versin diye gelecek bahara… “Mezarın çok güzel anneciğim, görsen sen de beğenirdin” diyorum. Mazeretini bulan gözyaşlarım izin vermiyor Yasin’i bitirmeme eşim devam ediyor ben fatiha yolluyorum anneme ve şu yeryüzünden tüm gelmiş, geçmişlere…
25 ağustos 2007

DEMET TEZCAN